Tuesday, 24 January 2017

TV et Moi

Processed with VSCO with a5 preset
Geçen haftalardaki kar sebebiyle evde mahsur kalışımın hemen ardından kapımı çalan grip sebebiyle, neredeyse haftalardır iş dışında sosyalleşmek için dışarı çıkmışlığım yok. Bundan dolayı yapmadığım yemek ve okumadığım kitap kalmadı diyebilirim. Tüm bunlara ek olarak, normalde çok alakam olmayan televizyon ile de oldukça samimi olduk bu "tatil" günlerinde. Ben sinemacı olup dizi kavramından pek haz etmeyen gruba giriyorum. Dizi sevmiyorum deyince "evet bizim yerli yapımlar çok bayıyor" gibi yorumlar geliyor hemen elbette ancak benim dizi sevmeyişim yerlilerle sınırlı değil, ben yabancı dizilerde bile bir süre sonra çok bunalıyorum. Özellikle konu ilginç değilse veya karakterler ilham vericilikten uzaksa, zaman kaybından başka bir şey değil bu sezonlarca süren dizi muhabbeti. Uzun sezonlu hiç mi dizi izlemiyorsun diyeceksiniz. Bahsettiğim özelliklere sahip dizilerden benim de sevdiklerim var elbet.
Örneğin Shameless veya Homeland. Özellikle Homeland, muhteşem bir dizi. Hem konusu güzel, hem dizide heyecan hiç bitmiyor, hem de Claire Danes'in oynadığı karakter Carrie bana çok ilham veriyor.

Ocak ayında evde bana eşlik eden karakterler ise Jonathan Pine, Paul Spector, Stella Gibson gibi, kiminiz için yeni, kiminiz için ise tanıdık isimler. Önce House of Cards'ın son sezonunu izledim hastayken. Underwood ailesinin her tür entrikayı çevirip işin içinden kolayca sıyrıldığı bir sürü bölümdü her zamanki gibi. Gerçeklikten uzak bu seyirden sonra OJ Simpson'ın yargılandığı davayı anlatan, gerçek hayat hikayesine dayanan American Crime Story'yi izledim. Mini dizi olması benim gibi sıkılgan bir insan için büyük bir artıydı. Yıllarca, Simpson'ın avukatı diye gözümüze sokulan Kim Kardashian'ın rahmetli babasının aslında dev avukatlar ordusunun en zayıf elemanı olduğunu anlıyoruz. Ancak, yapım daha çok reyting alsın diye midir nedir, dizide devamlı Kardashian'ların aile yaşantısından da görüntüler veriliyor. Kris Jenner bile mevcut dizide :) Sonraki araştırmalarımda, aile fertleri, gösterilen çoğu aile anlarının gerçek olmadığını söylemiş. Tüm bunlara rağmen dizideki dev oyuncu kadrosu ile kendini izlettiren dizi, sonunda biz hukuk camiasında olmayanlara bile, bir davada iddia makamı nasıl olmamalı? konusunda dersler veriyor.

Bu dizi bittikten sonra, yakın birkaç arkadaşımın izlediğini söylediği, snapchat'te dizi önerisi istediğimde bana çok tavsiye edilen "The Fall"a geçtim. Birleşik Krallık'ın Belfast yöresinde (Kuzey İrlanda'nın başkenti) geçen bu dizinin ilk bölümlerinde gerilmekten dolayı aslında diziye ara vermiştim. Zaten ülkece yeterince kötü olayların gerçeğini görüyoruz, bir de kendimi bunların hikayesiyle mi gereceğim diye düşünürken, resim editleme işim olan bir akşam diziyi televizyonda açtım, bir yandan yan gözle konusunu takip ediyor, gergin anlarda ise bilgisayardaki işe gömülüyordum. 1.sezonun ortalarına doğru Paul Spector kardeşimizin cinayetleri bitti ve asıl heyecan işte o zaman başladı. Dizi 3 sezondan oluşuyor ve her sezon 5-6 bölüm. Bir nevi mini dizi diyebiliriz. Dizinin 2.sezonunun sonlarına doğru, eşe dosta telefonlar açıp, bu diziyi mutlaka izleyin diye baskı yaparken hatırlıyorum kendimi. O sebeple dizideki favori sezonum 2.sezon. Fifty Shades of Grey'de kadınların ölüp bittiği ama tipi bana inanılmaz itici gelen Jamie Dornan, bu dizideki Paul Spector rolüyle gönlümde tahtını kurdu, bana bütün röportajlarını google'lattı. Kendisi de Belfast'lı olmasından dolayı kullandığı İrlanda aksanı ve mavi/gri gözleri ile beni odama posterini astıracak duruma getirdi. Katıldığı televizyon programlarında onu İngiltere'nin en sevilen katili diye takdim ediyorlar. Gerçekten de, katili oynadığı karakterini bu kadar sevdirebilmesi oldukça enteresan. Bir akşam arkadaşlarımla konuşurken aramızda şu diyalog geçmişti.
dizi3
Daha sonra bir yabancı blogda bu konuyla ilgili bir yazı okumuş, bloğu yazan çocuklu hanımın "Paul Spector eve giremesin diye kapıları kilitledim ama sonra eve bir baktım. Adam eve girse çocukların yerlerdeki Legolarına basıp zaten kendini yaralar. Benim penye çamaşırlarımı çalmakla da ilgileneceğini pek sanmayıp rahatladım" deyişine oldukça güldüm. The Fall için sadece Paul Spector'ın hikayesi dersek sevgili Gillian Anderson'a büyük haksızlık etmiş oluruz. Hayat verdiği karakter Stella Gibson, çalışkanlığı, zekası ve her daim şık oluşu ile bana çok ilham verdi. "Ben de işe bundan sonra ipek bluzler, kalem eteklerle gideceğim" motivasyonum, 2C derecenin hissettirdiği soğuk ile bir başka bahara ertelenmiş olsa da, bu karakter her açıdan oldukça ilham vericiydi.
dizi1
Duvara poster asamayışıma karşılık ergen faaliyetlerimi Snapchat üzerinden sürdürdüm
İngiliz/İrlanda yapımlarının bana hissettirdiği gerçeklik duygusundan yola çıkarak başladığım yeni dizi "The Night Manager"daki baş karakter Jonathan Pine da ne tesadüf ki Belfast'lı. Bu bana evrenin bir mesajı mı acaba diye düşünüp Kuzey İrlanda biletimi almadım henüz ancak bir dizide daha bu şehirden bir karakterle karşılaşırsam, bundan sonraki yazılarımı size Belfast'tan yazıyor olacağım. The Night Manager da bir mini dizi. Başrollerinde Tom Hiddleston ve House dizisiyle kalbimizi çalan Hugh Laurie oynuyor. Dizinin 3.bölümündeyim ve oldukça sevdim.

Birleşik Krallık yörelerinden gelen başarılı dizi önerileriniz varsa bana Instagram (@stylishtimes) veya Snapchat'ten (@astylishtimes) gönderin lütfen. İyi seyirler cümlemize :)

1 comment:

  1. O zaman The Crown diyorum ! Kralice Elizabeth'in kralice olusu ve sonrasinda yasananlari anlatiyor.. Lady D neden istenmesi sorusunun da gercek yanitlarini bulacagimiz bir dizi.. Uzun soluklularda da Downton Abbey tartismasiz favorim ! Karakterler ve diyaloglar efsane ! ;)

    ReplyDelete

Thanks for your comments! Google hesabiniz yoksa "Anonymous"a tiklayarak yazabilirsiniz. Yorumlariniz icin tesekkurler :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...